“Yolsuzluk Operasyonu mu, Siyaset Mühendisliği mi?”
“Yolsuzluk Operasyonu mu, Siyaset Mühendisliği mi?”
Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi UHİM, Türkiye’de 17 Aralık’tan bu yana yaşanan sürece ilişkin bir basın toplantısı düzenledi. Eresin Taxim Hotel’de gerçekleştirilen toplantıda açıklamayı UHİM Yönetim Kurulu Başkanı Ayhan Küçük, UHİM Yönetim Kurulu Üyesi Yusuf Sahin ve Hukuk Koordinatörü Av. Mustafa Demiral yaptı. “Yolsuzluk Operasyonu mu, Siyaset Mühendisliği mi?” başlıklı açıklamada su ifadelere yer verildi:
 
17 Aralık 2013 tarihinde “yolsuzluk operasyonu” adı altında başlayan, bir kısım yargı ve emniyet mensupları tarafından yürütülen operasyonlar, ülkemizi tarihsel yürüyüşünde yeni bir kırılma noktasına taşımış­tır. Bu operasyonların hedef aldığı çevreler, yapılış şekli, zamanla­ma­sı, hükümet kanadından gelen istifalar ve uluslararası aktörlerin ver­­diği tepkiler göz önünde bulundurulduğunda salt bir yolsuzluk so­ruş­turmasıyla karşı karşıya bulunmadığımız görülmektedir.
Başlangıçtan beri operasyonun yürütülme tarzı, mevcut siyasî iradeyi itibarsızlaştırma ve dolayısıyla halkın iradesini yok sayma şeklinde ce­re­yan etmektedir. Süregelen operasyonların yapısı bu yönüyle bir “hak ihlali” olarak değerlendirilmelidir.
Küresel sistemin, yaşanan gelişmelerden hoşnut olmadığı ülkelere, si­ya­sî, ekonomik ve hukukî yollarla müdahil olmaya çalıştığı bilinmekte­dir. Bu müdahaleler küresel sistemin temsilcileri konumundaki çok­u­luslu şirketler, uluslararası finans kurumları ve tarafsızlık iddiasındaki siyasî ve hukukî merciler vasıtasıyla ya da ülkemizde yaşanan dar­be süreçlerinde ve Gezi Parkı olaylarında örneğini gördüğümüz gi­bi yerel unsurlar manipüle edilerek gerçekleştirilmektedir. Türkiye’de son yıllarda yaşanan değişim ve gelişim süreci, hesap veren değil hesap soran bir ülke olma yolunda mesafe kat edilmesi, İstanbul’da kurulması planlanan Uluslararası Finans Merkezi ile Türkiye’nin küresel bir finans merkezi haline gelmesi, sağlam ekonomik yapısı ve sosyal dinamikleri ile İslam dünyasında etkileyici bir konuma yükselmesi ve bu meyanda sayılabilecek pek çok gelişme küresel sistemin ülkemize yaptığı müdahalelere gerekçe oluşturmaktadır.
Küresel sistemin dünya üzerinde son dönemdeki benzer uygulamaları­na kısaca göz atmak, Türkiye’de yaşanan gelişmeleri daha sağlıklı de­ğerlendirme imkanı verecektir:
  • 90’lı yılların ortalarında Güneydoğu Asya Uluslar Birliği (ASEAN) teşkilatının ekonomik etkinliğini giderek arttırması ve dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan Brunei’in de birliğe dâ­hil edilmek istenmesi üzerine harekete geçen küresel aktörler, bu girişime karşı çıkmıştır. Dönemin Malezya Başbakanı Mahathir Muhammed’in sert çıkışı üzerine 1997’de George Soros eliyle Do­ğu Asya Ekonomik Krizi patlak vermiş ve başta Malezya olmak üzere, hızla gelişmekte olan Doğu Asya ülkeleri ekonomik bir kıskaca alınmıştır.
  • BM Güvenlik Konseyi ile İran arasında 2010 yılında yaşanan sorunların çözümünde arabuluculuk yaparak barışçıl çözümler üreten Türkiye ve Brezilya’nın bu çabaları küresel sistemi rahatsız etmiştir. İlerleyen dönemlerde Türkiye’de Gezi Parkı, Brezilya’da da benzer gerekçelerle kaos ortamı oluşturulmuş ve her iki ülke de milyarlarca Dolar ekonomik zarara uğratılmıştır. Asıl ilginç olan, İran’a uygulanan ambargonun kalkması için Brezilya ve Türkiye’nin önerisine karşı çıkan BM’nin, aynı öneriyi kısa süre önce İran’la imzalamış olmasıdır.
  • Ukrayna’da yakın geçmişte yaşanan benzer olaylar da, aslında Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukovic’in Ukrayna’nın küresel ekonomiye entegrasyonu için AB’nin şart koştuğu dayatmalara kar­şı çıkmasıyla başlatılmış ve benzer bir kaos ortamı Ukrayna’da da oluşturulmuştur.
Bütün bu örneklerle birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’de “yolsuzluk operasyonu” olarak gündeme gelen gelişmelerin, küresel sistemin Tür­kiye’yi ve dolaylı olarak tüm İslam dünyasını hedef alan uygulamalarından biri olduğuna ve bu operasyonun da Halkbank üzerinden yürütüldüğüne dair güçlü belirtiler bulunmaktadır. Bununla birlikte Hindistan’ın İran’a olan enerji ödemelerinin, Irak’ın gaz ve petrol ge­lirlerinin ve birçok Arap ülkesinin ekonomik yatırımlarının Halkbank ü­zerinden yürütülmek istenmesi, ABD ve Avrupa ülkelerinin ba­şını çektiği küresel güçleri rahatsız etmiştir. Son günlerde yaşanan bazı gelişmeler de, bu iddiayı güçlendirmektedir:
  • ABD’deki İsrail lobisi AIPAC tarafından geçtiğimiz günlerde Türkiye aleyhine bir kampanya başlatılmıştır. Temsilciler Meclisi’nde 47 milletvekilinin destek verdiği kampanya kapsamında ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ve ABD Hazine Bakanı Jack Lew’a bir mektup gönderilmiş ve Halkbank’ın İran’a altın transfer edilmesindeki işlemlerin ele alınması istenmiştir.
  • ABD Hazine Bakanlığı’nın Terörizm ve Finansal İstihbarattan Sorumlu Bakan Yardımcısı David S. Cohen operasyonun başlangıcından iki gün sonra Türkiye’ye gelmiştir.
  • Operasyon, ABD Merkez Bankası FED’in, Dolar’ın yükselmesine sebep olacağı bilinen tahvil alım miktarını 10 milyar Dolar azaltacağı yönündeki kararlarının açıklanmasından bir gün önce gerçekleştirilerek, ekonomiye verilecek zararda çarpan etkisi hedeflenmiştir.
  • Uluslararası medya kuruluşları süreci provokatif bir yaklaşımla ele almıştır. Time, konu ile ilgili olarak “Toplu gözaltılar Türkiye'nin Başbakanını bir yolsuzluk skandalına sürüklüyor”, BBC Türkçe “Türkiye'de siyaset, bürokrasi ve iş dünyasını sarsan son yılların en büyük yolsuzluk operasyonu”, Süddeutsche Zeitung ise, “Yolsuzluk eski bir Türk hastalığı. Bahşiş skandalları geçmişte de hükümetleri devirdi. O dönemlerin partileri unutuldu gitti” gibi provokatif ifadeler kullanmıştır.
Ülkemizde son günlerde yaşanan söz konusu operasyon da bu gerçekten hareketle ele alınmalı ve değerlendirilmelidir. Darbelerin her za­man askerî yöntemlerle değil, kimi zaman ekonomik ambargolar, ki­mi zaman medya organlarının yanlı ve yönlendirici yayınları, kimi zaman da bağımsız olması gereken sivil, siyasî ve hukukî güç odaklarının yönlendirici etkisiyle gerçekleştirildiği unutulmamalıdır. Halkbank üzerinden Türkiye’nin ekonomisini hedef alan çokuluslu operasyonun ülkemize maliyeti 50 milyar TL’yi bulmuş, Dolar 2.1 TL’ye dayanmış, devletin borçlanma faiz oranı çift haneye yaklaşmıştır. Bu durumda, dikkat edilmesi gerekenler şöyle sıralanabilir:
  • Küresel aktörlerin, hedef tahtasına koydukları ülkelerde iç karışıklık yaratmak için her türlü yolu denedikleri bilinmektedir. Bu dış müdahaleden daha pratik ve maliyetsiz bir yöntemdir. Arap Baharı süreci, Suriye örneği ve kadife devrimlerde bu yöntem uygulanmıştır. Ülkemizde çıkarılmak istenen karışıklığa bu gözle bakılmalıdır.
  • Geçmişimizde yaşadığımız bu tarz süreçlerin sonunda, nasıl bir tabloyla karşı karşıya kalındığını vicdan sahibi herkes sorgulamalıdır.
  • Yürütülen operasyonların, toplumsal hizmetler noktasında gayret gösteren bir “cemaat” tarafından yapıldığı algısı, vicdanlarda büyük yaralar açmaktadır. Bu algıyı söylemleriyle hem cemaat çevreleri hem de hükümet kanadı hızla güçlendirmektedir. Bu durum toplumda İslamî hassasiyetleriyle ön plana çıkmış kişi ve kurumlara güveni azaltacak ve bir güven bunalımına yol açacaktır. 
  • Hükümet kanadı ve cemaat çevrelerinin, oluşacak kaotik ortamda bu ülkenin istikbaliyle ilgili sorunlar oluşacağını bilerek söylemlerine dikkat etmelidirler. 
  • Siyasî merciler, küresel rantçılarla mücadele ederken, kendi içindeki rant merkezli ilişkileri de sorgulayabilmelidir.
  • Paralel yapılanmaları ortadan kaldırmaya yönelik çabalar bir cadı avına dönüşmemeli, yolsuzlukla mücadele süreci şeffaf bir şekilde yürütülmelidir. 
Toplumların yolsuzlukla mücadele etmesi bir erdemdir. Ancak son günlerde yaşanan gelişmeler, gözaltıların zamanlaması, farklı konularla ilgili soruşturmaların birlikte yürütülmesi ve diğer göstergeler neticesinde oluşan toplumsal kırılma şu sorunun sorulmasını gerekli kılmaktadır: Bu gerçekten bir yolsuzluk operasyonu mudur, yoksa Türkiye’ye karşı girişilen küresel bir siyaset mühendisliği projesi midir?
Kayıt Tarihi : 27 - 12 - 2013
Bu sayfa 613 defa ziyaret edilmiştir.