2013 Yılında Dünyada Yaşanan Hak İhlalleri
2013 Yılında Dünyada Yaşanan Hak İhlalleri
Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi (UHİM) her yıl düzenli olarak yayımladığı “Dünya Hak İhlalleri Raporu”nun dördüncüsünü bugün düzenlenen bir basın toplantısı ile kamuoyuyla paylaştı. Yıldız Parkı’ndaki Malta Köşkü’nde gerçekleştirilen toplantıda “2013 Dünya Hak İhlalleri Raporu”nu Yönetim Kurulu Başkanı Ayhan Küçük, Genel Sekreter Veysel Başar, Hukuk Direktörü Av. Mustafa Demiral ve Gençlik Direktörü Sezai Esen tanıttı. 2013 yılında Siyaset-Hukuk, Ekoloji, Sağlık, Kültür-Sanat, Ekonomi, Medya, Eğitim ve Tarih-Toplum olmak üzere sekiz alanda gerçeklesen ihlalleri konu alan raporda su baslıklar öne çıkartıldı:
 
2013 yılı, canlı yaşamının her alanında gerçekleşen ihlallerle dolu bir yıl olarak kayıtlara geçmiştir. Yaşananlar dünya kamuoyunda tek bir boyutta değerlendirilirken, gündemi oluşturan konuların aslında ne kadar sığ düzlemde ele alındığını ve bu yolla küresel sistemin dünyanın gündemini nasıl manipüle ettiğini görmek zor değildir. Bu gerçekten hareketle UHİM olarak her yıl düzenli olarak hazırladığımız Dünya Hak İhlalleri Raporu’nda, olup bitenin arkasında yatan nedenleri irdelemeyi, ihlallere zemin hazırlayan kurum ve kuruluşları deşifre ederek dünyanın gerçek gündemini ortaya çıkarmayı hedeflemekteyiz.
2013 yılında, çalışmalarımızı sürdürdüğümüz alanlarda gerçekleşen ihlaller kısaca şöyle sıralanabilir:
 
Siyaset-Hukuk
ABD’de silah lobisi dünya üzerinde daha çok savaş olması için elinden geleni yapmaktadır. 1945’ten bu yana 44 ülkeye askerî müdahalede bulunan ABD bu gerçeği kanıtlamaktadır. Bu müdahaleler dünya coğrafyasının dört bir yanına yayılmakla birlikte, son yıllarda açılan yeni üsler ve askerî takviyelerle ABD’nin yeni rotasının Afrika olduğu açıkça görülmektedir.
Fransa; Libya ve Mali operasyonlarının ardından 2013 sonlarında da Or­ta Afrika Cumhuriyeti’ndeki çatışma ortamına zemin hazırlayarak, Af­rika kıtasındaki sömürgeci uygulamalarından vazgeçmediğini ortaya koymaktadır. Nitekim Fransa, enerji ihtiyacını karşıladığı Afrika’­da 1960’tan bu yana 30’dan fazla askerî operasyon gerçekleştirmiştir.
Dünyanın pek çok bölgesinde küresel aktörlerin işgal ve askerî müdahaleleri devam etmekte, bazı bölgelerde ise içsavaşlar tetiklenmekte, yerel unsurlar tarafından sürdürülen katliamlara göz yumulmaktadır. Başta Suriye’de devam eden, yüzbinlerce insanın hayatını kaybettiği, milyonlarca insanın mülteci durumuna düştüğü içsavaş olmak üzere, Arakan’dan Doğu Türkistan’a kadar çok geniş bir coğrafya da küresel aktörlerin ya bizzat sürdürdüğü ya da göz yumarak görmezden gel­diği katliam ve soykırımlar devam etmektedir.
BM Raportörü Richard Falk’a göre, Gazze İsrail ablukasından kaynaklanan sorunlar nedeniyle 7 yıl içinde yaşanmaz bir yer haline gelecek­tir. İsrail’in onlarca yıldır kimyasal ve biyolojik silah ürettiği CIA bel­geleriyle kanıtlanmıştır. İsrail Eski Savunma Bakanı Ben Eliezer, ü­rettikleri silahlara olan yoğun ilginin sebebinin “denenmiş silah satmak” olduğunu söylemiştir ve İsrail’in silah ihracatı 11 Eylül’den bu yana sürekli artmaktadır.
2013 yılında Türkiye ve Brezilya’da yaşanan toplumsal hadiselerde bu ülkeleri halka karşı daha özgürlükçü olmaya davet eden ülkelerden İngiltere ve Almanya, aynı tarihlerde kendi ülkelerinde yaşanan olaylarda şiddet kullanmaktan çekinmemiştir. Özgürlük ve demokrasi ko­nusunda ahkâm kesen Batılı devletler, söz konusu değerleri kendi po­li­tikalarına yansıtmaktan uzak görünmektedir.
Son iki yıldır Ortadoğu’da yaşanan “Arap Baharı” süreci ile bu coğrafyada yeni bir dizayn politikası yürüterek Arap toplumlarını manipüle eden ve dünya devletlerine sürekli demokratikleşme yönünde ta­limat vermekten çekinmeyen Batı, Mısır’da yaşanan 3 Temmuz Dar­besi’nde darbeci vesayete verdiği destekle tutarsızlığını ortaya koymuş­tur.
Avrupa’da yabancı kökenlilere karşı her yıl binlerce şiddet eylemi gerçekleştirilmekte, özellikle Müslümanlara ait ev, işyeri ve araçlar kundaklanmakta, aile ölümleri yaşanmaktadır. Öte yandan insanlar sözlü ve fiziksel şiddete maruz kalmakta, başörtülü bayanlar darp e­dil­mekte, saldırıya maruz kalan hamile bir bayan bebeğini kaybedebilmektedir. Eğitimden ticarete, siyasal temsilden bürokrasiye, kültürel hayattan gündelik yaşamın en küçük ayrıntılarına kadar hemen her a­landa sistematik bir ayrımcılık yaşanmaktadır. Bütün bu yaşananlar, İs­lamofobi’nin “İslam korkusu” mu, yoksa “İslam düşmanlığı” mı ol­du­ğu sorusunu akıllara getirmektedir.
Avrupa ülkelerinde Gençlik Daireleri yabancı kökenli ailelerin çocuklarını basit gerekçelerle almakta, bu çocuklar kendi inanç ve kültür de­ğerlerini taşımayan ailelere, hatta eşcinsel çiftlere dahi verilmektedir. Gençlik Daireleri tarafından ailelerinden alınan yabancı kökenli çocuk ve genç sayısı onbinlerle ifade edilmektedir.
 
Ekoloji
Çokuluslu şirketler ve gelişmiş devletlerin politikaları, telafisi mümkün olmayan çevre felaketlerine ve canlı türlerinin yok olmasına yol aç­maktadır.
Uluslararası antlaşmalarla tohum çeşitliliği yok edilmeye, tüm üretici ve tüketiciler tohum tekellerine muhtaç bırakılmaya çalışılmaktadır.
Sanayi faaliyetleri ve atmosfere bırakılan zararlı atıklarla artan sera gazı salınımının %63’ünden 90 küresel şirket sorumludur. Listenin başında Exxon, Chevron, BP gibi enerji devleri gelmektedir.
GDO’lu ürünlerin gıda pazarındaki payı her geçen yıl artarken, bu ürünlerin insan sağlığı ve tarımcılık faaliyetleri açısından hayatî riskler taşıdığı bilimsel araştırmalarla ortaya konmaktadır. Dünyada 29 ülkede 25 milyon çiftçi GDO tohum kullanarak tarım yapmaktadır.
Dünyada her yıl yaklaşık 50 milyon hayvan kozmetik, eğlence, giyim gibi sektörlerin çıkarları için acımasızca katledilmekte ve bu katliamla­rın büyük kısmı, hayvan hakları söylemini bir politika olarak benimse­yen Batılı devletlere bağlı küresel şirketler tarafından gerçekleştirilmek­tedir.
 
Sağlık
%95’ine küresel şirketlerin hükmettiği ve kârlılık oranı diğer sektörlere göre 4 kat fazla olan ilaç sektörü, çeşitli yöntemlerle hekim ve eczacı­ları hastalara daha fazla ilaç verme konusunda baskı altına almaktadır.
Küçük rahatsızlıklarda dahi hastalara özellikle antibiyotik verilmesi tedavilere dirençli mikropların gelişmesine yol açmakta, bu da salgın has­talıklara davetiye çıkartmaktadır.
İlaç firmaları kârlılıklarını arttırmak için, üretimlerini maliyetlerin dü­şük olduğu ülkelere taşırken, altyapıları ilaç üretimi için yetersiz olan bu ülkelerde atıklar, çoklu ilaç direnci olan mikropların oluşmasına se­bebiyet vermektedir.
Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da AIDS hastalığına yakalananların sayısı ön­ceki yıllara göre %35 artmıştır. Orta Asya ülkeleri HIV yayılımının mer­kez üssü konumuna gelirken, HIV virüsünde artışın en önemli se­bepleri, homoseksüel ve heteroseksüel ilişkinin özendirilmesi ve u­yuş­turucuya karşı yetersiz mücadeledir. İlaçla tedavi edilebilecek bir has­talık olmasına karşın, özellikle Afrika’da her yıl milyonlarca insanın AIDS sebebiyle ölmeye devam etmesi üzücü ve düşündürücüdür. 
Organ ticaretinin yaygın olduğu ülkelere turistik seyahat görünümlü geziler düzenlenmektedir. Organ ticareti gerçekleştiren çeteler bünyelerinde hekim, eczacı ve teknisyenlere kadar her seviyeden sağlık personelini barındırmaktadır. Dünya üzerinde birçok yasadışı organ nak­linin İsrailli alıcılara uygulandığı bilinmektedir. Ayrıca Suriyeli göçmen­lerin gelişiyle birlikte Lübnan organ ticareti açısından önemli bir mer­kez konumuna gelmiştir. Öte yandan Ortadoğu ve Afrika’da ger­çekleşen işgal, içsavaş ve kaos sebebiyle ülkesini terk eden milyonlarca mül­teci temel sağlık haklarından istifade edememekte ve bu alanda da pek çok ihlal gerçekleşmektedir.
Tütün dünyada önlenebilir ölümlerin en önemli nedenidir ve tüm yetişkin erkek içicilerin %80’i düşük ve orta gelirli ülkelerde yaşamaktadır. Tütün endüstrisinin sigara pazarlama çalışmalarının ana unsuru genç yetişkinleri etkilemektir. Sigaraya başlama yaşının 18’in altında ol­ması (%80), medya yoluyla oluşturulan özendirici algının etkin ol­duğunu ortaya koymaktadır. Alkol ise tüm dünyada yılda 2.5 milyon in­sanın ölümüne sebebiyet vermektedir. Alkol ve tütün ticaretinde fa­a­liyet gösteren küresel şirketler, bu korkutucu rakamlara karşın, alkol ve tütün kullanımına karşı yürütülen politikalara direnmektedir.
Dünya nüfusunun %14’üne denk gelen 868 milyon insan açlık çekmekte ve her yıl 2.3 milyon çocuk yetersiz beslenme sebebiyle ölmektedir. Öte yandan dünya üzerinde çoğunluğu yoksul ülkelerde bulunan 1 milyarın üzerinde insan barınma sorunu ile karşı karşıyadır.
 
Kültür-Sanat
Dünyanın dört bir yanından her yıl milyonlarca insanın ziyaret ettiği Avrupa’nın önde gelen müzeleri, sergilediği eserlerin önemli bir bölü­münü Asya ve Afrika kıtasından hırsızlık yoluyla temin etmektedir. Tür­kiye’nin son yıllarda eserlerini geri alabilmek adına yürüttüğü o­lum­lu çalışmalar, söz konusu ülkeler nezdinde büyük rahatsızlığa se­be­biyet vermiştir.
İşgal, içsavaş ve ilgisizlik sebebiyle özellikle İslam coğrafyasında bulu­nan kültür mirası büyük zarar görmektedir. Yalnızca Suriye’deki iç­savaş sebebiyle resmî istatistiklere göre 2 milyar Dolar değerindeki ta­rihî eser ülke dışına kaçırılmış, ülkedeki müzeler tahrip edilmiş, Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan pek çok mekan da yıkıma uğramış­tır. Benzer acı tablolar Afganistan ve Irak işgallerinde ve geçen yıl Ma­li’ye düzenlenen askerî operasyonda da yaşanmıştır.
Sinema endüstrisi küresel sisteme hizmet etmeye devam etmektedir. Özellikle 11 Eylül sonrasında İslamofobik yapımlara yönelen endüstri, 2013’te de bu desteğini devam ettirmiş, Argo, Zero Dark Thirty, Homeland gibi İslamofobik yapımlar Altın Küre, Oscar, ABD Yapımcılar Derneği gibi, endüstrinin prestijli ödüllerini toplamıştır.
ABD politikalarının sözcülüğüne soyunan Hollywood sadece kendi ya­pımlarıyla dünya kamuoyunu manipüle etmekle kalmamakta, diğer coğrafyalara ait sinemaları da etkileyerek dönüştürmeye çalışmaktadır. Bu çabanın etkilerini Türk sinemasında da görmek mümkündür.
Nobel Barış Ödülü alan iki isim, Muhammed El Baradey ve Tevekkül Karman, Mısır’da gerçekleşen askerî darbede oynadıkları rolle, No­bel’in kirli yüzünü bir kez daha ortaya koymuşlardır. Baradey dar­benin baş aktörlerinden biri olurken, Karman da önce Tahrir Meydanı’n­daki Mursi karşıtı gösterilere destek vermiş, darbeden sonra ise o­yuna geldiğini ve Mısır’daki darbenin “Arap Baharı”nın sonu olduğu­nu ifade etmiştir.
 
Ekonomi
Dünyanın gidişatına yön verme çabası içerisindeki küresel güce sahip devletler, çokuluslu şirketler ve lobiler, insanlığın ortak menfaatini hi­çe sayan vahşi uygulamalara imza atmaktan çekinmemektedirler. Dün­ya, para piyasaları üzerinden sürdürülen ve son yıllarda giderek daha da acımasız bir biçimde seyreden çıkar savaşlarına sahne olmakta, ekonomik manipülasyonlarla milyarlarca Dolar’lık vurgunlar gerçekleştirilmektedir.
Savaş lobisi özellikle Ortadoğu ve Afrika’daki kaos ortamının derinleşmesi için çaba sarfederken, faiz lobisi uluslararası finans kurumları aracılığıyla dünya devletlerini borçlandırarak üretmeden kazanmakta, enerji lobileri petrol ve doğalgaz rezervlerinin bulunduğu bölgeleri kon­trol altında tutmaya çalışırken, bankacılık sektöründe manipülatif işlemlerle haksız kazanç elde edilmektedir. “Ekonomik tetikçiler” ola­rak adlandırılan uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları da geliş­mekte olan devletleri kredi notunu düşürmekle tehdit ederek küresel aktörler adına çıkar sağlamaya devam etmektedirler.
ABD, Çin ve Japonya başta olmak üzere dünya ekonomisinde önemli role sahip devletler ulusal para birimlerinin değerlerini düşük tutmak suretiyle avantaj sağlamaya çalışmaktadır.
Türkiye, Brezilya ve Mısır gibi ülkelerde yaşanan gelişmelere bakıldığında, toplumsal reflekslerle gerçekleştiği düşünülen olayların aslın­da bu ülkelere büyük ekonomik zararlar verdiği görülmektedir.
Mısır’da halkın oylarıyla seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye karşı daha fazla demokrasi talebiyle başlatılan gösteriler askerî darbe ile neticelenmiş ve uzun yıllardır Mısır halkına büyük sıkıntılar yaşatırken ülke ekonomisinin önemli bölümünü kontrol eden dış destek­li askerî vesayet yeniden sahne almıştır.
Brezilya’da otobüs biletlerine yapılan zam, Türkiye’de ise Gezi Parkı’n­daki ağaçların sökülmesi gerekçe gösterilerek başlatılan olaylar her iki ülkede büyük ekonomik zarara sebebiyet vermiş, dış yatırımcı gü­ven kaybına uğratılmış, hisse senetleri büyük değer kaybı yaşamıştır. 
17 Aralık’ta başlatılan ve “yolsuzluk operasyonu” olarak lanse edilen süreç de Türkiye ekonomisine büyük zarar vermiştir. Halkbank üzerinden Türkiye’yi kıskaca almayı hedefleyen bu operasyonun Türkiye’ye maliyetinin 100 milyar Dolar’ı aştığı resmî ağızlardan telaffuz edilmiştir.
 
Medya
Başta CNN, BBC, Reuters, El-Cezire olmak üzere uluslararası medya organlarının Türkiye’de yaşanan Gezi Parkı olaylarını yansıtma bi­çimi tam bir dezenformasyona işaret etmektedir. Gezi Parkı olaylarını Tür­kiye’de bir içsavaş çıktığı, güvenlik güçlerinin sivil katliamı yaptığı ve yönetimin bir dikta rejimine dönüştüğü şeklide yansıtan uluslararası medya, İstanbul’a savaş muhabirlerini göndermiş ve saatlerce ke­sintisiz canlı yayın yapmıştır
Türkiye ve Brezilya’da yaşanan toplumsal olaylarda manipülatif bir tutum sergileyen medya, İngiltere’de G-8 zirvesi öncesindeki protestolarda ve Almanya’nın Hamburg kentinde gerçekleşen olaylarda gü­ven­lik güçlerinin tavizsiz tutumunu ise görmezden gelmeyi tercih et­miştir. Öte yandan, küresel medya organları Mısır’daki askerî darbe ve sonrasında yaşanan kanlı sürece de sırtını dönmüştür.
 
Eğitim
Küresel bir endüstriye dönüşen eğitim faaliyetleri, devletler ve çokuluslu şirketler tarafından bir sektör olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla dünyanın hemen her ülkesinde ücretsiz eğitimin yerine ikame edilen anaokulundan lisansüstü eğitime kadar her kademede ücretli e­ği­tim özendirilmekte, eğitim sistemleri ve mevcut şartların durumu da öğ­rencileri paralı eğitime bir anlamda mecbur etmektedir.
Türkiye’de eğitim ve sınav sistemi son 11 yılda 13 kez değişmiş, aynı süreçte 5 farklı Milli Eğitim Bakanı görev yapmıştır.
Mesleki eğitim veren okullar verimli olamamakta, meslekî eğitim uy­gu­lamaları iş hayatını tanıtmakta yetersiz kalmaktadır.
Ders kitaplarında pek çok sorunlu ifade yer almakta, özellikle tarih kitaplarında yer alan yanlı ve yanlış bilgiler genç nesillerin kendi tarihlerini yeterli ve doğru bir şekilde öğrenememesine sebep olmaktadır.
Ülkemizde okur-yazarlık ve eğitim düzeyi, son yıllardaki olumlu ge­liş­melere karşın hala düşük düzeydedir. TÜİK verilerine göre Türkiye’de 15 yaş ve üzeri okuma yazma bilmeyenlerin oranı %5.08, yüksekokul veya fakülte mezunu oranı %10.79, yüksek lisans mezunu oranı %0.76, doktora mezunu oranı ise %0.22’dir.
 
Tarih-Toplum
Popülist yaklaşımlar, ilkesiz uygulamalar ve günübirlik çözümlerle top­lumsal yapı bozulmaya devam etmektedir. Özellikle her geçen gün ye­ni birinin inşasına başlanan AVM’ler çarşı kültürünü, toplu konutlar­­sa mahalle kültürünü yok etmektedir. Bu olumsuz tablonun oluşma­­sında yanlış şehircilik uygulamalarının da büyük payı bulunmaktadır.
Bugün Türkiye’deki AVM sayısı müze sayısını geçmiş durumdadır. 300’ü aşkın AVM’nin 100 kadarı İstanbul’da bulunurken, Türkiye’deki AVM’lerin yıllık ziyaretçi sayısı 1.5 milyar civarındadır. Aşırı tüketimi teşvik eden bu gelişmeler, toplumsal dinamikleri zayıflattığı gibi ekonomiye de büyük zarar vermektedir.
Sosyal medya ve internetin kullanım biçimi, televizyon dizileri ve popüler kültür ahlakî değerlerimizi zaafiyete uğratmaktadır.
Son yıllarda giderek artan aile içi şiddet, yalnızca bireysel zafiyetlerle izah edilemez. Toplumsal yapının bozulması ve aile kurumunun zayıflatılması gibi olumsuz faktörler, aile içi şiddeti körüklemekte ve sorunu derinleştirmektedir. 
***
Burada kısaca değindiğimiz bu ihlaller 2013 Dünya Hak İhlalleri Raporu adlı çalışmamızda daha kapsamlı bir biçimde ele alınmaktadır. Raporumuzu ihlallerin yaşanmadığı daha adil, daha huzurlu bir dünya temennisiyle dikkatinize sunuyoruz.
 
BASIN BİLDİRİSİ / 30 Ocak 2014 Persembe
       Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi/İstanbul
 
 
Kayıt Tarihi : 30 - 1 - 2014
Bu sayfa 589 defa ziyaret edilmiştir.